Portekiz’in yolları taştan…

Sony’deki görevim nedeniyle; geçtiğimiz ay aldığım bir davet ile Portekiz – Lizbon’u görme şansım oldu. Sene içerisinde minimum 2 defa, Avrupa’nın farklı ülkelerinde yapılan, Sony dijital pazarlamasının bir parçası olan bu toplantılarda, sosyal medya planları ve stratejileri konuşuluyor. Toplantılarda hem Avrupa’da satılacak yeni ürünleri görüyor, deneyimleme şansımız oluyor, hem de ülkemiz adına tüketicilerin sorularını, görüşlerini yöneticilere iletiyoruz. Bu konuyla ilgili ayrıca bir yazı yazıyor olacağım. Bu yazım Portekiz’e ve oraya gitmek için verdiğimiz savaşa ait detayları içeriyor olacak…

Portekiz bilindiği üzere bir “Avrupa Birliği” ülkesi… Bu nedenle Schengen vizesi alarak gitmek zorundasınız. Vize için İstanbul Portekiz fahri konsolosluğunu aradığımda; Ankara’daki başkonsolosluk ile görüşmem gerektiğini söylediler. Vizeyi ancak Ankara’dan alabileceğimi söylediklerinde ise yüzümdeki ifadeyi tahmin bile edemezsiniz…

Ankara ile görüştüğümde ise önce randevu almamız gerektiğini ilettiler. Henüz uçuşumuza 15 gün olmasına rağmen; randevuyu ancak uçuştan 3 gün önceye verebileceklerini söylediler. Önümüzdeki 12 günün dolu olduğunu iddia ettiler. “Pekala” dedik, gün aldık. Bir diğer konu ise belgeleri Ankara’ya bizzat götürüp ardından İstanbul’a geri dönmemizdi. Tabii eğer vize çıkarsa; tekrar Ankara’ya gidip vizeyi teslim alacaktık. Zira birinci derece yakınınız olmadıkça vize evrakınızı sizin dışınızda birine teslim etmeleri yahut posta yoluyla iletmeleri de mümkün değil. Yani Portekiz’e gitmenin yolu 2 defa Ankara’ya gitmekten geçiyordu.

Diğer bir yol ise; İstanbul’da bulunan Fransa konsolosluğundan schengen vizesi alıp Portekiz’e geçiş yapmaktı. Ancak uçağımız direkt Portekiz’e uçacağı için, konsolosluk bu konuda yardımcı olamayacağını söyledi. Sırf bunun için uçak biletlerini İstanbul > Paris > Lizbon şeklinde aktarmalı bir şekilde değiştirdik.


Paris Havalimanı

Aracı bir acenta ile tüm işlemleri 3 gün içerisinde halledip Fransa konsolosluğundan vize işlemini halletmiş olduk. Peki şunu sormadan edemeyeceğim. Bu nasıl bir Avrupa birliğidir ki; birbirilerinin vizelerini bile kabul etmiyor, illa kendi ülkelerine giriş yapmayı zorunlu tutuyorlar. Umarım bu vize rezaletine en azından “kurumsal” seviyede bir çözüm getirirler. İş için seyahat edecekken bile bunlara maruz kalmak tam bir rezillik. Üstelik dünya çapında bir markanın konuğu dahi olsanız; hiç birşey değişmiyor.

Paris uçuşundan sonra Lizbon’a iniş yaptığımızda, Lizbon’da bir kimlik dahi sorulmadan Portekiz’e adım atmış olduk. İlk defa Avrupa içinde aktarma yaptığım için; bunun bir iç hat uçuşu olarak değerlendirilmesi ilginçti. Türkiye’nin bu iç hat uçuşuna dahil edildiğinde neler yaşanabileceğini hayal ederken; yüzümde ufak bir tebessümle Portekiz macerası başladı.

Ülkeye giriş yaptığımızda ilk dikkatimizi çeken; başkanlık seçimleriydi. Her yerde, pankartlarda, billboardlarda adaylar yarışa devam ediyorlardı. Ülkenin genel imajı, sıcak, samimi, okyanusa sırtını yaslamış, parıldayan bir ülkeydi.

Avrupa’dan, 20’ye yakın farklı ülkeden 40’a yakın davetli ile birlikte olacağımız süreci, Lizbon’un en yakışıklı otellerinden biri olan PESTANA PALACE’ta geçirecektik.

Pestana Palace Oteli

Lizbon ikiye bölünmüş bir şehirdi. Yeni ve eski taraf olarak isimlendirilen bu bölümlerden; biz eski Lizbon tarafında konaklıyor olacaktık. Bu nedenle çok fazla AVM ve parıldayan bina değil; aksine daha çok tarih kokan binaların ve ara sokakların içinde olacaktık. Otelimiz de tarih kokan ve boğaz manzaralı bir sokağın içindeydi. Hemen yanından tarihi, meşhur Lizbon tramvayı geçiyordu. Sarı, sevimli ve tüm şehri dolaşan bir tramvay.

Şehirden Manzaralar

Hem otel’de hem de gittiğimiz restoranlarda damak tadımıza uygun, hatta akdeniz mutfağına çok benzeyen lezzetler ile karşılaştık. Şehrin deniz kenarında olmasının getirdiği avantaj ile, deniz mahsulleri, hem lezzetli hem de sunumuyla göz doldurur cinstendi. Otelde ve dışarıdaki restoranlarda tuzluk ve biberliğin olmaması, şu sıralar ülkemizde de tuzluğun masalardan kaldırılması meselesinden dolayı ilgimi çekmişti. Siz istemeden masaya tuzluk ve biberlik getirilmiyordu. Hatta gittiğimiz birkaç yerde, tuzluk yerine tuzun kendisinden bir tutam getirmeleri, devamını istememeniz için kibar bir uyarı gibiydi 🙂

Tatlı konusunda genel olarak muhteşem bir tatlı kültürüne sahip olduklarını söyleyemeyeceğim. Ancak 100 yıldan fazla bir tarihe sahip Lizbon’un meşhur bir tatlısı var. İsmi Custard Turta’sı. Hafif sıcak ama lezzet dolu bir kalori bombası oluyor kendisi.


Custard Turtası (Yemek Bloggerlarının Dikkatine)

Mekanlar konusuna dönecek olursak; Belem Kulesi görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Kız kulesine benzerliği ise ilgi çekici bir diğer yanı. Cascais bölgesine doğru ilerlerken; Atlantik okyanusunu görmemeniz imkansız. İnsan okyanusa bakarken kendini kaybedebiliyor. Gün batımını izlemek için yolculuğumuza Cascais kayalıklarının orada son veriyoruz. Eğer yolunuz Lizbon’a düşerse; burada gün batımını izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Gün batımına ait fotoğraflar aşağıda gördüğünüz gibi…

Cascai Bölgesi – Atlantik Okyanusu Gün Batımı

Özetle sıcak, güzel, tarih kokan ve yıllarca deniz ticaretine ev sahipliği yapmış bu şehri görmeli, gezmelisiniz. Ancak önemli bir noktanın altını çizmek isterim ki; bir avrupa şehrinin özelliklerini fazlasıyla barındırmasına rağmen,  şu sıralar hem ekonomik kriz ile boğuşan bir ülke olması, hem de iç yapısının karışıklığı ile Türkiye’den çok da ön sıralarda olduğunu şahsım adına söyleyemeyeceğim. Ama siz yine de fırsatınız olursa; gidin, gezin, görün… Tavsiye ediyorum.

Zira kulağımda buğulu fado nameleri , damağımda Custar Turtası ve zihnimde o muhteşem gün batımı manzarası ile Portekiz, anı çekmecemde hoş bir hatıra olarak yerini aldı…

Fado ile tanışmak isterseniz buradan buyrun tıklayın…

Portekiz’in yolları taştan…” üzerine bir düşünce

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir