Ercü
Bu kullanıcı herhangi bir kişisel bilgi paylaşmamış
Jabber/Gtalk: admin
Ercü tarafından yayınlananlar
Ya Facebook kapanırsa?
3 Şub
Geçtiğimiz günlerde WeeklyWorldNews web sitesinin bir haberiyle birlikte Facebook 15 Mart tarihinde kapanıyor söylentisi kulaktan kulağa yayılmaya başladı. Bu süreç öyle büyüdü ki yüz binlerce kişi sosyal ağında bu haberi paylaştı, ulusal gazetelerin web sitelerinde haber “Facebook Kapanıyor” şeklinde yer aldı. Tabii ki bu haber gerçek değildi ama yarattığı etki düşündürücüydü.
Ben ise olaya sosyal medya pazarlaması açısından baktığımda durumun pek iç açıcı olmadığını düşünüyorum. Şu an Türkiye’de ve dünyada bir çok markanın sosyal medya stratejilerini Facebook marka like page’leri (beğenilen sayfa) üzerine kurmuş olduğunu görüyorum. Hatta bu gruplardaki hayran sayılarını birer başarı göstergesi olarak kabul ederek, rakip markaların hayran sayıları ile yarışa girdiklerini de söylemek yanlış olmaz sanırım. Tabii sadece Facebook için değil, aynı boyutta olmasa da twitter içinde aynı şeyleri söyleyebiliriz. Peki, ya bu haber gerçek olsaydı? Acaba kaç markanın dijital ve sosyal medya stratejisine koca bir yumruk inerdi?
Olaya sadece Facebook’un ya da Twitter’ın kapanması diye bakmamak lazım. Facebook’a bağımlı stratejiler kuran markaların, oyunu Facebook’un koyduğu kurallara göre oynamak zorunda kalıyor olması da işin diğer bir boyutu. En basit örneğiyle marka grubunuzun duvarında promosyon faaliyetlerinde bulunamamanız ya da marka sayfasını beğenen bir kişinin bunu arkadaşına tavsiye eden butonun kaldırılması gibi gelişmeler markanın yayılma politikalarını olumsuz etkileyebiliyor. Kısacası markanızın nasıl bir iletişim yolu izleyeceğinin genel kriterlerini Facebook koyuyor.
Bu durumda Facebook’u sosyal medya stratejilerimizin merkezine koymak yerine, onun sadece başarılı bir dijital ve sosyal enstrüman olduğunu anlamak gerekiyor diye düşünüyorum. Tabii bunu söylerken de Facebook’un sosyal medya orkestrasının en önemli enstrümanlarından biri olduğunu unutmadan bu yola devam etmekte yarar var. Bu sorunu çözmek için nasıl bir strateji izlemek gerektiğine yönelik detayları ise sizlerle başka bir yazımda paylaşacağım.
Portekiz’in yolları taştan…
30 Oca
Sony’deki görevim nedeniyle; geçtiğimiz ay aldığım bir davet ile Portekiz – Lizbon’u görme şansım oldu. Sene içerisinde minimum 2 defa, Avrupa’nın farklı ülkelerinde yapılan, Sony dijital pazarlamasının bir parçası olan bu toplantılarda, sosyal medya planları ve stratejileri konuşuluyor. Toplantılarda hem Avrupa’da satılacak yeni ürünleri görüyor, deneyimleme şansımız oluyor, hem de ülkemiz adına tüketicilerin sorularını, görüşlerini yöneticilere iletiyoruz. Bu konuyla ilgili ayrıca bir yazı yazıyor olacağım. Bu yazım Portekiz’e ve oraya gitmek için verdiğimiz savaşa ait detayları içeriyor olacak…
Portekiz bilindiği üzere bir “Avrupa Birliği” ülkesi… Bu nedenle Schengen vizesi alarak gitmek zorundasınız. Vize için İstanbul Portekiz fahri konsolosluğunu aradığımda; Ankara’daki başkonsolosluk ile görüşmem gerektiğini söylediler. Vizeyi ancak Ankara’dan alabileceğimi söylediklerinde ise yüzümdeki ifadeyi tahmin bile edemezsiniz…
Ankara ile görüştüğümde ise önce randevu almamız gerektiğini ilettiler. Henüz uçuşumuza 15 gün olmasına rağmen; randevuyu ancak uçuştan 3 gün önceye verebileceklerini söylediler. Önümüzdeki 12 günün dolu olduğunu iddia ettiler. “Pekala” dedik, gün aldık. Bir diğer konu ise belgeleri Ankara’ya bizzat götürüp ardından İstanbul’a geri dönmemizdi. Tabii eğer vize çıkarsa; tekrar Ankara’ya gidip vizeyi teslim alacaktık. Zira birinci derece yakınınız olmadıkça vize evrakınızı sizin dışınızda birine teslim etmeleri yahut posta yoluyla iletmeleri de mümkün değil. Yani Portekiz’e gitmenin yolu 2 defa Ankara’ya gitmekten geçiyordu.
Diğer bir yol ise; İstanbul’da bulunan Fransa konsolosluğundan schengen vizesi alıp Portekiz’e geçiş yapmaktı. Ancak uçağımız direkt Portekiz’e uçacağı için, konsolosluk bu konuda yardımcı olamayacağını söyledi. Sırf bunun için uçak biletlerini İstanbul > Paris > Lizbon şeklinde aktarmalı bir şekilde değiştirdik.
Aracı bir acenta ile tüm işlemleri 3 gün içerisinde halledip Fransa konsolosluğundan vize işlemini halletmiş olduk. Peki şunu sormadan edemeyeceğim. Bu nasıl bir Avrupa birliğidir ki; birbirilerinin vizelerini bile kabul etmiyor, illa kendi ülkelerine giriş yapmayı zorunlu tutuyorlar. Umarım bu vize rezaletine en azından “kurumsal” seviyede bir çözüm getirirler. İş için seyahat edecekken bile bunlara maruz kalmak tam bir rezillik. Üstelik dünya çapında bir markanın konuğu dahi olsanız; hiç birşey değişmiyor.
Paris uçuşundan sonra Lizbon’a iniş yaptığımızda, Lizbon’da bir kimlik dahi sorulmadan Portekiz’e adım atmış olduk. İlk defa Avrupa içinde aktarma yaptığım için; bunun bir iç hat uçuşu olarak değerlendirilmesi ilginçti. Türkiye’nin bu iç hat uçuşuna dahil edildiğinde neler yaşanabileceğini hayal ederken; yüzümde ufak bir tebessümle Portekiz macerası başladı.
Ülkeye giriş yaptığımızda ilk dikkatimizi çeken; başkanlık seçimleriydi. Her yerde, pankartlarda, billboardlarda adaylar yarışa devam ediyorlardı. Ülkenin genel imajı, sıcak, samimi, okyanusa sırtını yaslamış, parıldayan bir ülkeydi.
Avrupa’dan, 20′ye yakın farklı ülkeden 40′a yakın davetli ile birlikte olacağımız süreci, Lizbon’un en yakışıklı otellerinden biri olan PESTANA PALACE’ta geçirecektik.
Pestana Palace Oteli
Lizbon ikiye bölünmüş bir şehirdi. Yeni ve eski taraf olarak isimlendirilen bu bölümlerden; biz eski Lizbon tarafında konaklıyor olacaktık. Bu nedenle çok fazla AVM ve parıldayan bina değil; aksine daha çok tarih kokan binaların ve ara sokakların içinde olacaktık. Otelimiz de tarih kokan ve boğaz manzaralı bir sokağın içindeydi. Hemen yanından tarihi, meşhur Lizbon tramvayı geçiyordu. Sarı, sevimli ve tüm şehri dolaşan bir tramvay.
Şehirden Manzaralar
Hem otel’de hem de gittiğimiz restoranlarda damak tadımıza uygun, hatta akdeniz mutfağına çok benzeyen lezzetler ile karşılaştık. Şehrin deniz kenarında olmasının getirdiği avantaj ile, deniz mahsulleri, hem lezzetli hem de sunumuyla göz doldurur cinstendi. Otelde ve dışarıdaki restoranlarda tuzluk ve biberliğin olmaması, şu sıralar ülkemizde de tuzluğun masalardan kaldırılması meselesinden dolayı ilgimi çekmişti. Siz istemeden masaya tuzluk ve biberlik getirilmiyordu. Hatta gittiğimiz birkaç yerde, tuzluk yerine tuzun kendisinden bir tutam getirmeleri, devamını istememeniz için kibar bir uyarı gibiydi
Tatlı konusunda genel olarak muhteşem bir tatlı kültürüne sahip olduklarını söyleyemeyeceğim. Ancak 100 yıldan fazla bir tarihe sahip Lizbon’un meşhur bir tatlısı var. İsmi Custard Turta’sı. Hafif sıcak ama lezzet dolu bir kalori bombası oluyor kendisi.

Custard Turtası (Yemek Bloggerlarının Dikkatine)
Mekanlar konusuna dönecek olursak; Belem Kulesi görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Kız kulesine benzerliği ise ilgi çekici bir diğer yanı. Cascais bölgesine doğru ilerlerken; Atlantik okyanusunu görmemeniz imkansız. İnsan okyanusa bakarken kendini kaybedebiliyor. Gün batımını izlemek için yolculuğumuza Cascais kayalıklarının orada son veriyoruz. Eğer yolunuz Lizbon’a düşerse; burada gün batımını izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Gün batımına ait fotoğraflar aşağıda gördüğünüz gibi…
Cascai Bölgesi – Atlantik Okyanusu Gün Batımı
Özetle sıcak, güzel, tarih kokan ve yıllarca deniz ticaretine ev sahipliği yapmış bu şehri görmeli, gezmelisiniz. Ancak önemli bir noktanın altını çizmek isterim ki; bir avrupa şehrinin özelliklerini fazlasıyla barındırmasına rağmen, şu sıralar hem ekonomik kriz ile boğuşan bir ülke olması, hem de iç yapısının karışıklığı ile Türkiye’den çok da ön sıralarda olduğunu şahsım adına söyleyemeyeceğim. Ama siz yine de fırsatınız olursa; gidin, gezin, görün… Tavsiye ediyorum.
Zira kulağımda buğulu fado nameleri , damağımda Custar Turtası ve zihnimde o muhteşem gün batımı manzarası ile Portekiz, anı çekmecemde hoş bir hatıra olarak yerini aldı…
Fado ile tanışmak isterseniz buradan buyrun tıklayın…
Her sayfası anason kokan bir keyif ansiklopedisi…
28 Oca
İlk Rakı Ansiklopedisi,
Bugüne kadar hazırlanan ilk Rakı Ansiklopedisi, yaşayan rakı kültürünün bütün yönleriyle kavranmasına hizmet edecek bilgileri derleyen sistematik başvuru kaynağı olarak kütüphane raflarındaki yerini alıyor. Rakı Ansiklopedisi geleneksel içkimizin çevresinde şekillenen çilingir sofrasına ve meyhane kültürüne derinlemesine bir bakış getirmekle kalmıyor, rakının hayli önemli bir rol oynadığı eğlence hayatının içinden geçtiği tarihsel, toplumsal ve kültürel süreçleri inceliyor.
Peki içinde neler var?
500 yılı aşkın tarihsel kesitte rakı kültürünün izini sürüyor.
Dil, tarih coğrafya, edebiyat, mizah, felsefe, bilim, sanat, mitoloji, müzik, sinema, folklor, popüler kültür, kent kültürü, içki kültürü, gastronomi, botanik gibi pek çok farklı alandan derlenen 1755 madde içeriyor.
Bu maddeler, 55 yetkin yazar tarafından yazıya dökülmüş.
Gene bu maddeler, bazıları daha önce gün ışığına çıkmamış 1200′ü aşkın görsel belge ile birlikte sunulmuş.
Osmanlı’da endüstriyel rakı üretiminin başladığı 1880′den günümüze uzanan zaman diliminde piyasaya çıkan 200′e yakın rakı markası kayıt altına alınmış.
Lambo, Lefter, Madam Despina gibi iz bırakmış meyhanelerin hikayeleri…
ve efsaneler ile simgeleşen şöhretsiz rakı kahramanları…
Afiyetle okuyunuz, tabi bir duble rakıyı yanında ihmal etmeyin
























