Facebook ve Twitter Peşinde Yorulan Markalar!
3 Mar
Digitalage 2011 Mart Sayısı Yazımın Tamamıdır.
Geçtiğimiz günlerde WeeklyWorldNews web sitesinin bir haberiyle birlikte, “Facebook 15 Mart tarihinde kapanıyor” söylentisi, kulaktan kulağa yayılmaya başladı. Bu asparagas haber, öyle büyütüldü ki; yüz binlerce kişi, sosyal ağında bu haberi paylaştı, ulusal gazetelerin web sitelerinde haber “Facebook Kapanıyor” şeklinde yerini aldı. Facebook’un yaptığı resmi açıklama ile öğrenildiği ve tahmin edildiği üzere; tabii ki bu haber gerçek değildi. Ama yarattığı etki düşündürücüydü.
Olaya markaların izlediği sosyal medya iletişim stratejileri açısından baktığımızda ise; durumun pek iç açıcı olmadığını düşünüyorum. Şu an Türkiye’de ve dünyada birçok markanın sosyal medya stratejilerini, Facebook marka like page’leri (beğenilen sayfa) üzerine kurmuş olduklarını görüyoruz. Hatta bu gruplardaki hayran sayılarını birer başarı göstergesi olarak kabul ederek, rakip markaların hayran sayıları ile yarışa girdiklerini de söylemek yanlış olmaz sanırım. Tabii sadece Facebook için değil; aynı boyutta olmasa da Twitter için de marka takipçi sayıları ile ilgili aynı şeyleri söyleyebiliriz. Markaların Facebook ve Twitter odaklı planladıkları koca bir seneyi kaplayan ya da dönemsel sosyal medya stratejilerini düşünelim. Ya Facebook’un kapanma haberi gerçek olsaydı? Acaba kaç markanın dijital ve sosyal medya stratejisine koca bir yumruk inerdi?
İllüstrasyon: Aybüke Altınöz Büyükşener
Olaya sadece Facebook’un ya da Twitter’ın kapanması diye bakmamak lazım. Facebook’a bağımlı stratejiler kuran markaların, oyunu Facebook’un koyduğu kurallara göre oynamak zorunda kalıyor olması da işin diğer bir dikkat çekici boyutu. En basit örneğiyle; marka grubunuzun duvarında promosyon faaliyetlerinde bulunamamanız ya da marka sayfasını beğenen bir kişinin bunu arkadaşına tavsiye eden butonun aniden kaldırılması gibi gelişmeler markanın yayılma politikalarını olumsuz etkileyebiliyor. Kısacası markanızın nasıl bir iletişim yolu izleyeceğinin genel kriterlerini Facebook belirliyor.
Diğer bir yandan; Facebook’ta tüketicinin ilgilendiği markanın sayfasını beğenmesi ve bu sayfa üzerinde markanın yaptığı iletişimi beğenerek paylaşması, tabii ki marka için bir etkileşim yaratıyor. Bunu inkar edecek değilim. Zira bu etkileşim, marka için yeni tüketicilere ulaşmak adına son derece önem arz ediyor. Ancak bu tek düze iletişimi Facebook içerisinde tutmak ve sürekli içeride çevirmek ne kadar doğru?
Bu işi bir adım öteye taşıyarak; geniş çaplı yapılandırılmış mikro siteler ile işi Facebook dışına taşıyan markaların, kısa vadede Facebook’u araç olarak kullandıklarını görebiliyoruz. Yapılan bu mikro siteler, Facebook’u araç olarak kullanarak tüketicisini dışarı çekmeyi başarabilen bir diğer strateji. Bu stratejilerde ise; ulaşılan hedef kitle ile kısa süreli yaşanan birlikteliğin ardından, projenin sonundaki havuç ile yaşatılan etkileşimin neticesinde sürdürülebilir bir dünya kurulamıyor.
Kısacası; bugünün trendi olan Facebook, Twitter ve benzeri platformlar, kesinlikle kitlelere ulaşmak için doğru bir araç olarak yerini korumaktadır. Ancak ulaşılan kitleye yaşatılan deneyimin bu platformların dışında da günlük, haftalık, aylık değil; sürdürülebilir bir şekilde sağlam bir stratejik zemine oturtulması gerekmektedir. Aksi takdirde, sadece Facebook ya da Twitter üzerine kurulan sosyal medya iletişim stratejilerinin, trendin başka bir yöne çevrilmesi ya da imkansız gibi gözükse de kapanmaları ile, sekteye uğraması kaçınılmaz. Bu durumda yeni bir sosyal ağın “like” butonuna tüketicileri tıklatmak için planlar yapmadan önce daha doğru adımlar atmak gerekmektedir.
Peki Ne Yapmak Lazım?
Öncelikle atılması gereken en önemli adımın Facebook ya da Twitter’ı sosyal medya stratejilerimizin merkezine koymak yerine, bu platformların sadece başarılı bir dijital ve sosyal enstrüman olduğunu anlamak gerekiyor. Tabii bunu söylerken de; Facebook’un sosyal medya stratejilerimizde orkestranın en önemli enstrümanlarından biri olduğunu unutmadan bu yola devam etmek gerektiğini düşünüyorum.
Sosyal ağlardan güç alan ve tüketiciyi tetikleyen mikro sitelerin de geçici bir çözüm olduğunu bilmekte fayda var. Bir marka için dönemsel kampanyalar ve ürünler için tabii ki mikro siteler hayata geçirilebilir. Ancak bu aksiyon dün olduğu gibi bugün de sürdürülebilir bir dünya yaratmayacaktır.

Tam bu noktada iki seçeneğimiz bulunmakta;
Eğer marka, tüketicilerini ve potansiyel müşterilerini peşinden sürükleyebilecek bir gücü taşıyor ise, bu güçten yararlanarak kendi sosyal dünyasını web ortamında yaratabilir. Bunu sürdürülebilir bir şekilde konumlandırması ilk seçenek olarak dijital stratejide yerini almalıdır. Tabii ki bu planın içerisinde de tüketicilere ulaşacağınız yerlerden biri Facebook olacaktır. Ama bu sefer Facebook, amaç değil; sadece araç olarak stratejinin bir parçasıdır.
İkinci seçenek ise; marka ve ürüne uygun daha ilgili niş gruplardan faydalanarak kendi marka elçilerinizi yaratmaktır. Bu kişiler, Facebook’taki kendi grubunuz içinden de seçilebilir. Bu tüketicilerin markaya olan gönülden bağlılıklarını gerçek dünyaya taşımak ve Facebook dışında sizin uzaktan uzağa desteklediğiniz bir oluşuma imza atmalarını sağlamak mümkün olabilir.
Bu iki seçenekte de dikkat çekici olan ortak nokta; markanın kendi sosyal iletişim kanalını bağımsız bir şekilde yaratıyor olmasıdır. Tüketiciniz ve potansiyel müşterileriniz de direkt sizin kurduğunuz ya da tüketicilerin kurduğu bu platformlarda markaya kendini daha yakın hissedecektir. Yaratacağınız bu platformların, son kullanıcıya paylaşım fırsatı sunduğunu, kullanıcıların sadakatini ve yeniden satın alma isteklerini körükleyebileceğini de pek tabii söyleyebiliriz.

Popüler de olsa başka birine ait bir platformda yaratılan, kararlarını %100 sizin alamadığınız ve alternatifinin yaratılmadığı bir dünyanın yarın markanıza hangi kısıtlamaları getireceğini asla bilemezsiniz.
Bir diğer yandan Facebook’ta marka çatısı altında toplanan insanların, aynı zamanda Facebook’a üyelerini anlamlandırma noktasında, büyük bir fayda sağladığını da unutmamak lazım. Bu tüketiciler, sevdiği markaları beyan ederek; aslında kendi marka haritalarını da Facebook’a sunmaktadırlar. Aslında tüm markalar, el birliğiyle Facebook’un ekmeğine yağ sürüyor da diyebiliriz.
Tüm bunları yazarken, “Facebook’tan uzak durun” gibi bir anlam çıkarılmaması gerektiğini de eklemek isterim. Facebook, markaların tüketicilerine ulaşması için sosyal medya stratejisinde en kuvvetli kanal olarak şu an yerini koruyor. Ancak bu kanalın, kendi okyanusunuzu yaratmak için bir fırsat olduğunu unutmadığınız sürece… Zira yanlış stratejiler neticesinde; okyanusa varmak dururken damlaya muhtaç olmak da mümkün…
Ya Facebook kapanırsa?
3 Şub
Geçtiğimiz günlerde WeeklyWorldNews web sitesinin bir haberiyle birlikte Facebook 15 Mart tarihinde kapanıyor söylentisi kulaktan kulağa yayılmaya başladı. Bu süreç öyle büyüdü ki yüz binlerce kişi sosyal ağında bu haberi paylaştı, ulusal gazetelerin web sitelerinde haber “Facebook Kapanıyor” şeklinde yer aldı. Tabii ki bu haber gerçek değildi ama yarattığı etki düşündürücüydü.
Ben ise olaya sosyal medya pazarlaması açısından baktığımda durumun pek iç açıcı olmadığını düşünüyorum. Şu an Türkiye’de ve dünyada bir çok markanın sosyal medya stratejilerini Facebook marka like page’leri (beğenilen sayfa) üzerine kurmuş olduğunu görüyorum. Hatta bu gruplardaki hayran sayılarını birer başarı göstergesi olarak kabul ederek, rakip markaların hayran sayıları ile yarışa girdiklerini de söylemek yanlış olmaz sanırım. Tabii sadece Facebook için değil, aynı boyutta olmasa da twitter içinde aynı şeyleri söyleyebiliriz. Peki, ya bu haber gerçek olsaydı? Acaba kaç markanın dijital ve sosyal medya stratejisine koca bir yumruk inerdi?
Olaya sadece Facebook’un ya da Twitter’ın kapanması diye bakmamak lazım. Facebook’a bağımlı stratejiler kuran markaların, oyunu Facebook’un koyduğu kurallara göre oynamak zorunda kalıyor olması da işin diğer bir boyutu. En basit örneğiyle marka grubunuzun duvarında promosyon faaliyetlerinde bulunamamanız ya da marka sayfasını beğenen bir kişinin bunu arkadaşına tavsiye eden butonun kaldırılması gibi gelişmeler markanın yayılma politikalarını olumsuz etkileyebiliyor. Kısacası markanızın nasıl bir iletişim yolu izleyeceğinin genel kriterlerini Facebook koyuyor.
Bu durumda Facebook’u sosyal medya stratejilerimizin merkezine koymak yerine, onun sadece başarılı bir dijital ve sosyal enstrüman olduğunu anlamak gerekiyor diye düşünüyorum. Tabii bunu söylerken de Facebook’un sosyal medya orkestrasının en önemli enstrümanlarından biri olduğunu unutmadan bu yola devam etmekte yarar var. Bu sorunu çözmek için nasıl bir strateji izlemek gerektiğine yönelik detayları ise sizlerle başka bir yazımda paylaşacağım.
Portekiz’in yolları taştan…
30 Oca
Sony’deki görevim nedeniyle; geçtiğimiz ay aldığım bir davet ile Portekiz – Lizbon’u görme şansım oldu. Sene içerisinde minimum 2 defa, Avrupa’nın farklı ülkelerinde yapılan, Sony dijital pazarlamasının bir parçası olan bu toplantılarda, sosyal medya planları ve stratejileri konuşuluyor. Toplantılarda hem Avrupa’da satılacak yeni ürünleri görüyor, deneyimleme şansımız oluyor, hem de ülkemiz adına tüketicilerin sorularını, görüşlerini yöneticilere iletiyoruz. Bu konuyla ilgili ayrıca bir yazı yazıyor olacağım. Bu yazım Portekiz’e ve oraya gitmek için verdiğimiz savaşa ait detayları içeriyor olacak…
Portekiz bilindiği üzere bir “Avrupa Birliği” ülkesi… Bu nedenle Schengen vizesi alarak gitmek zorundasınız. Vize için İstanbul Portekiz fahri konsolosluğunu aradığımda; Ankara’daki başkonsolosluk ile görüşmem gerektiğini söylediler. Vizeyi ancak Ankara’dan alabileceğimi söylediklerinde ise yüzümdeki ifadeyi tahmin bile edemezsiniz…
Ankara ile görüştüğümde ise önce randevu almamız gerektiğini ilettiler. Henüz uçuşumuza 15 gün olmasına rağmen; randevuyu ancak uçuştan 3 gün önceye verebileceklerini söylediler. Önümüzdeki 12 günün dolu olduğunu iddia ettiler. “Pekala” dedik, gün aldık. Bir diğer konu ise belgeleri Ankara’ya bizzat götürüp ardından İstanbul’a geri dönmemizdi. Tabii eğer vize çıkarsa; tekrar Ankara’ya gidip vizeyi teslim alacaktık. Zira birinci derece yakınınız olmadıkça vize evrakınızı sizin dışınızda birine teslim etmeleri yahut posta yoluyla iletmeleri de mümkün değil. Yani Portekiz’e gitmenin yolu 2 defa Ankara’ya gitmekten geçiyordu.
Diğer bir yol ise; İstanbul’da bulunan Fransa konsolosluğundan schengen vizesi alıp Portekiz’e geçiş yapmaktı. Ancak uçağımız direkt Portekiz’e uçacağı için, konsolosluk bu konuda yardımcı olamayacağını söyledi. Sırf bunun için uçak biletlerini İstanbul > Paris > Lizbon şeklinde aktarmalı bir şekilde değiştirdik.
Aracı bir acenta ile tüm işlemleri 3 gün içerisinde halledip Fransa konsolosluğundan vize işlemini halletmiş olduk. Peki şunu sormadan edemeyeceğim. Bu nasıl bir Avrupa birliğidir ki; birbirilerinin vizelerini bile kabul etmiyor, illa kendi ülkelerine giriş yapmayı zorunlu tutuyorlar. Umarım bu vize rezaletine en azından “kurumsal” seviyede bir çözüm getirirler. İş için seyahat edecekken bile bunlara maruz kalmak tam bir rezillik. Üstelik dünya çapında bir markanın konuğu dahi olsanız; hiç birşey değişmiyor.
Paris uçuşundan sonra Lizbon’a iniş yaptığımızda, Lizbon’da bir kimlik dahi sorulmadan Portekiz’e adım atmış olduk. İlk defa Avrupa içinde aktarma yaptığım için; bunun bir iç hat uçuşu olarak değerlendirilmesi ilginçti. Türkiye’nin bu iç hat uçuşuna dahil edildiğinde neler yaşanabileceğini hayal ederken; yüzümde ufak bir tebessümle Portekiz macerası başladı.
Ülkeye giriş yaptığımızda ilk dikkatimizi çeken; başkanlık seçimleriydi. Her yerde, pankartlarda, billboardlarda adaylar yarışa devam ediyorlardı. Ülkenin genel imajı, sıcak, samimi, okyanusa sırtını yaslamış, parıldayan bir ülkeydi.
Avrupa’dan, 20′ye yakın farklı ülkeden 40′a yakın davetli ile birlikte olacağımız süreci, Lizbon’un en yakışıklı otellerinden biri olan PESTANA PALACE’ta geçirecektik.
Pestana Palace Oteli
Lizbon ikiye bölünmüş bir şehirdi. Yeni ve eski taraf olarak isimlendirilen bu bölümlerden; biz eski Lizbon tarafında konaklıyor olacaktık. Bu nedenle çok fazla AVM ve parıldayan bina değil; aksine daha çok tarih kokan binaların ve ara sokakların içinde olacaktık. Otelimiz de tarih kokan ve boğaz manzaralı bir sokağın içindeydi. Hemen yanından tarihi, meşhur Lizbon tramvayı geçiyordu. Sarı, sevimli ve tüm şehri dolaşan bir tramvay.
Şehirden Manzaralar
Hem otel’de hem de gittiğimiz restoranlarda damak tadımıza uygun, hatta akdeniz mutfağına çok benzeyen lezzetler ile karşılaştık. Şehrin deniz kenarında olmasının getirdiği avantaj ile, deniz mahsulleri, hem lezzetli hem de sunumuyla göz doldurur cinstendi. Otelde ve dışarıdaki restoranlarda tuzluk ve biberliğin olmaması, şu sıralar ülkemizde de tuzluğun masalardan kaldırılması meselesinden dolayı ilgimi çekmişti. Siz istemeden masaya tuzluk ve biberlik getirilmiyordu. Hatta gittiğimiz birkaç yerde, tuzluk yerine tuzun kendisinden bir tutam getirmeleri, devamını istememeniz için kibar bir uyarı gibiydi
Tatlı konusunda genel olarak muhteşem bir tatlı kültürüne sahip olduklarını söyleyemeyeceğim. Ancak 100 yıldan fazla bir tarihe sahip Lizbon’un meşhur bir tatlısı var. İsmi Custard Turta’sı. Hafif sıcak ama lezzet dolu bir kalori bombası oluyor kendisi.

Custard Turtası (Yemek Bloggerlarının Dikkatine)
Mekanlar konusuna dönecek olursak; Belem Kulesi görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Kız kulesine benzerliği ise ilgi çekici bir diğer yanı. Cascais bölgesine doğru ilerlerken; Atlantik okyanusunu görmemeniz imkansız. İnsan okyanusa bakarken kendini kaybedebiliyor. Gün batımını izlemek için yolculuğumuza Cascais kayalıklarının orada son veriyoruz. Eğer yolunuz Lizbon’a düşerse; burada gün batımını izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Gün batımına ait fotoğraflar aşağıda gördüğünüz gibi…
Cascai Bölgesi – Atlantik Okyanusu Gün Batımı
Özetle sıcak, güzel, tarih kokan ve yıllarca deniz ticaretine ev sahipliği yapmış bu şehri görmeli, gezmelisiniz. Ancak önemli bir noktanın altını çizmek isterim ki; bir avrupa şehrinin özelliklerini fazlasıyla barındırmasına rağmen, şu sıralar hem ekonomik kriz ile boğuşan bir ülke olması, hem de iç yapısının karışıklığı ile Türkiye’den çok da ön sıralarda olduğunu şahsım adına söyleyemeyeceğim. Ama siz yine de fırsatınız olursa; gidin, gezin, görün… Tavsiye ediyorum.
Zira kulağımda buğulu fado nameleri , damağımda Custar Turtası ve zihnimde o muhteşem gün batımı manzarası ile Portekiz, anı çekmecemde hoş bir hatıra olarak yerini aldı…
Fado ile tanışmak isterseniz buradan buyrun tıklayın…






















